SINIR ÇİZEN KENDİ KAFESİNİ HAZIRLAR!...
29/4/2009
DTP Iğdır Milletvekili Pervin Buldan 29 Mart Seçimleri ile “Kürdistan”ın sınırlarının çizildiğini söylüyor…Hanımefendi Van’ı,Iğdır’ı,Siirt’i aldıklarının altını çiziyor ve “İsteseniz de istemeseniz de biz bu coğrafyada varız” diyor. Coğrafyamızda var olmanıza bir şey diyecek değiliz de..”Hanımefendi” Van dediğin,Iğdır dediğin,Siirt dediğin kimin elindeydi de onların elinden aldınız?..Peki, ora vatandaşları size değil de başkalarına rey vermiş olsaydılar,oraları “Kürdistan” sınırları dışında mı tutacaktınız?..Şimdi,o sınırlarınızın dışındaki yerler,sizin neyiniz oluyor? “İsteseniz de istemeseniz de varız!” diye caka satıyorsun.Ona bakarsan,Domuz gribi de istesek de istemesek de varlığını devam ettiriyor..Dünyanın o kadar bin mikrobu da,istemediğimiz halde varlıklarını sürdürüyorlar…Üstelik,sınır mınır da tanımıyorlar.Her gün yeni coğrafyalarda,yeni yeni saldırılar ile varlıklarına varlık katıyorlar.Şimdi,seni alkışlayan o ellere biz de ellerimizi katarak,senden daha cesur ve üstelik de akıllı mikroplara alkış mı tutalım? Mikroplara “akıllı” derken,sana ve senin gibilere ahmak dediğimi sanma..Öyle bir şey dediğim yoktur.Ama,mikropların senden daha akıllı olduklarına kalıbımı basarım.Çünkü,sen kendine sınır çizerken,mikrop dediklerin sürekli sınır aşan eylemler düzenliyorlar..Doktorlar da onlara karşı “sınır tanımayan” örgütler kurarak onlara karşı savaş veriyorlar.Sen ise,kendine sınırlar çiziyorsun.Şimdi,söyle bana…sana,senin o mikroplardan daha akıllı olduğunu kim söyleyebilir?...Hakkari’de “yüzde yüz” ve hatta ölmüş insanların bile reyini almış olmakla,kendini akıllı mı sanıyorsun? “Hanımefendi” sınır çiziyor…Mademki sınırlarını belirledin..Otursana çizdiğin sınırlar içinde. Hiçbir hayvan,kendisine kafes hazırlamaz…İnsanlardan ve insanlıktan ders almadığın belli..O halde hiçbir hayvan da mı gözüne çarpmaz..Hangi hayvan,kendisine kafes hazırlar ki,sen de kendine kafes peydahlama peşindesin?.. İnsan,bu kadar mı nasipsiz olur?..İnsan bu kadar mı kendi coğrafyasına yabancı olur?..İnsan bu kadar mı kendi geçmişine ve içinde yaşadığı halkının duyarlılıklarına yabancı olur? Hanımefendi’ye bakarsanız,halkının duyarlılıklarını dile getiriyor..Halkının,İstanbul için,Çanakkale için,İzmir için şehid olduğunu unutuyor ve kendisine çizdiği sınırlar dışında kalan yerleri,halkının elinden alıp başkalarına peşkeş çekiyor… Hanımefendi!...İstanbul’u kime verdin?..Edirne’yi kime verdin?...86 Yıllık geleneği bozup Iğdır’ı aldın da..Kars’ı,Ardahan’ı kime verdin?...Rus keferesi bile bu üç İl’i aynı tabiiyet içinde görürken..Sen..Iğdır’ı alıp da “evliye-i selase”nin öteki ikisini kime verdin? Evet..Çok haklısın…İstesek de istemesek de senin gibiler,coğrafyamızda yüzyıllardır varlar. Senin gibiler,ne otlakta ne mektepte yetişir.Senin gibisini hiçbir mektep yetiştiremez. Hangi ruhtan,hangi cibilliyetten beslenirsiniz,bilemeyiz.Bu yüzden,karşınızda çaresiziz…Azcık nasib ehli olsanız mutlaka bir çaresini buluruz…Çaresiziz ve kahırlıyız….Ama,hem kahrımız hem de çaresizliğimiz, bizi,sizin gibilerin,Müslüman Kürt kardeşlerimizi temsil etmek gibi bir resim içinde olmanızdan daha fazla kahretmiyor. Bu ne biçim bir kaderdir ki,Dünyanın en dindar Müslüman halkını,sizin gibilerin temsiliyetine mahkum etmiş… Ne diyelim…Sınırların da kafesin de sana mübarek olsun.
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
TEK TİPÇİLİK NE MAKSATLA OLURSA OLSUN KÖTÜDÜR!...
27/4/2009
Köy Enstitüleri günah ya da sevapları ile tarih oldu…Tarih oldu ama,”Türkiye Tarihi” açısından,bazılarımız için “tadı damakta” kaldı.
1979 senesi idi..Yeni öğretmen olmuştuk ve Türkiye’miz,her gün onlarca cana mal olan bir “anarşi ortamı” içindeydi. Biz de,öğrenciliğimiz sırasında “anarşi”den en fazla yara alanlardan birisi olarak,öğrencilerimizin bu beladan uzak durması için elimizden geleni yapmaya kararlıydık.
Bu kararımızı,nedensellik ve bilimsellik ile de desteklemek amacıyla “Anarşinin sebepleri” üzerine kafa yormaya başladık…Soruyu,kendimize şu şekilde sorduk: “-Bu anarşi planlı bir olay mıdır yoksa gerçekten ortada bir anarşi mi var?”
Öğretmenlik yaptığımız ilde,Halk Eğitim Müdürü’ne,kütüphaneden,zamanlı-zamansız yararlanmam için ;Yapmak istediğimi ve hangi soruya cevap aradığımı da söyleyerek izin istedim…Halk Eğitim Müdürü, “Bu ne biçim sorudur?” dedi ve ekledi: “-Planlı anarşi mi olur?”
Ben,ona,o zamana kadar edindiğim görüşlerimi anlattım ve şöyle dedim: “-Devlet her şeyi planlama gücüne sahip…O kadar sahip ki,açtığı okullardan istediği sonucu harfiyen alıyor..Mesela,Köy Enstitüsü mezunları hep tek tip insanlar…İçlerinde,bir tane bile Selametçi ve İslamcı kimse yok!..”
Halk Eğitim Müdürü,kendisi de Köy Enstitüsü mezunu imiş…”Evet!” dedi..”Şu anda düşünüyorum da hiç kimseyi bilmiyorum ve olacağını da sanmıyorum..”
Halk Eğitim Müdürü’nün bu tanıklığı benim için çok önemli oldu…O zamandan sonra da,karşılaştığım her Köy Enstitülü’ye aynı soruyu sordum ve hepsinden de aynı cevabı aldım.
-Köy Enstitüleri mezunlarının hepsi,”tek tip insan prototipi”ne en güzel örnektirler.
Bu “tek tiplik” bir çoğumuza göre çok anlamlıdır…Üstelik,bu anlam,bir de bu Köy Enstitüleri Projesinin ne kadar başarılı ve “çağdaş” bir proje olduğunun da delilidir… Çünkü,bu okullar,sözde “çağdaş” ve “devrimci” nesilleri yetiştirmişlerdir. Yobazlığa ve gericiliğe karşı yılmaz bekçiler yetiştirmişlerdir.
Evet…Tek tip…Tek tipi de “devrimci” nesiller yetiştirmişlerdir..İçlerinde bir tane bile “istisna” yoktur.Bu yüzden,şahsen,benim için olabildiğince anlamsız..Olabildiğince dayatılan,olabildiğince insanlık dışı bir proje olarak tarihe gömülmüşler ve iyi ki de gömülmüşlerdir.
Denilecek ki..”Niye?”
Şu sebeple:…Allah Teala,dileseydi,insanları tek ümmet olarak yaratırdı…İnsanların,insan olmalarının bir şartı,”seçebilir” oluşlarıdır..İnsanlar,farklı olmayı ve farklılığı kabul edebilir olmalıdır…Halbuki..Bu okullardan mezun olan insanları gözetleyiniz:..Bunca geçen senelerin yontma ve yontulma durumu da üstlerinde olduğu halde,Toplum içinde,farklılığa en tahammülsüz..Farklılığı ve farklı tercihleri en saygısız ve acımasız şekilde kötekleyen insanların,”onlardan” olduklarını göreceksiniz.
Gözetleyin…Eğer,gördüğümüzden farklı bir şey görürseniz….”Huu!” deyin..Biz anlarız.
Tek tipçilik…Allah indinde de…”İnsan”lar indinde de,kötü bir şeydir..Üstelik,ister,”Allah Adına” ister Çağdaşlık adına,ister devrim adına…İster,Atatürkçülük adına …
Tek tipçilik,Faşizmin diğer adıdır.
Aymatov ne güzel demiş:
“-Bütün ayakkabıları kendi ayağına göre yapmıştı..Namussuz herif.”
Tek tipçilik böyle bir şeydir.
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
BEN DE TÜRKİYE HALKINDAN MIYIM?
25/4/2009 -Kategori: YEREL SEÇİM YAZILARI
Tuhaf bir ülkede yaşıyoruz.Kimse,hiçbir şey bilmiyor…Askerlerimiz ise her şeyi biliyorlar.Üstelik,üzerlerinde üniforma varsa,bilmedikleri hiçbir şey olmuyor. Kadınların nasıl giyinmesi gerektiğinden tutun da,kimin Türk,kimin Müslüman,kimin münafık ve istismarcı olduğuna kadar her şeyi hem sosyolojik,hem dinsel ve hem de etimolojik anlamlarıyla köküne kadar biliyorlar.
Türkiye’yi “Türkiye Halkı” kurmuş. Altını da çiziyorlar; “Türkiye Halkı”..Bakınız…Altı çizgili… Altını çizmese,belki anlamayacağız..Anlayalım diye altını da çiziyorlar.Çünkü,biz halkız ya…Biz anlamayız. Türkiye’yi kurduğumuzu da kurduğumuzdan ancak 86 sene sonra anlıyoruz.Bu kadar geri zekalı bir halka,altını çizmeden hiçbir şey anlatamayacaklarını bildikleri için,özellikle altını çiziyorlar. Neymiş,efendim:..Türkiye’yi “ biz“ kurmuşuz.
Seksenaltı sene sonra,bize,Türkiye’yi kurduğumuz,bir “lutuf” olarak söyleniyor…Hatta,söylenmiyor…Anlı ve şanlı askeriyemiz tarafından bize altı çizilerek öğretiliyor…Türkiye’yi bizim kurduğumuz,bize,adeta bağışlanıyor. Ve,biz,siz ve onlar bir anda olmadık bir mevki kazanıyoruz. Bu mevkiye,kendi gücümüzle mümkün değil ulaşamazdık..Ama,askeriyemiz,bu mevkiyi bize hem de en olmadık bir zamanda bağışlayıveriyor…Eğer,bu mevkiyi,askeriyemizin bir bağışı olarak değil de kendi gücümüzle kazanmaya kalksaydık,bu,devleti kurmaktan daha zor olurdu.Belki,vatan haini,belki din istismarcısı,belki halk düşmanı veya belki soysuz oluverirdik. Hamdolsun ki,böyle bir şeyler olmadan,Türkiye’yi bizim kurduğumuzu öğrenmiş olduk.
Öğrendik de ne oldu?
Bunu öğrenmemiz az bir şey değil…Bunu öğrendiğimizde,Türkiye’yi ecinnilerin veya cazuların kurmadığını da öğrenmiş oluyoruz.Türkiye’yi,uzaydan gelmiş bazı yaratıkların kurmadığını da öğrenmiş oluyoruz. Yine,Türkiye’yi, Suriyelilerin, Ürdünlülerin, Mısırlıların, Malezyalıların,Ugandalıların,Amerikalıların,Güney Afrikalıların, Japonların, Kızılderililerin ve özellikle de Çinlilerin kurmadığını da öğrenmiş oluyoruz. Hele,Türkiye’yi Yemenlilerin ve İranlıların kurmadığını öğrenmek az bir şey değil…Ha,unutmadan söyleyelim:Türkiye’yi Somalililer de kurmamış…Tastamam,Türkiye Halkı kurmuş. Bakınız,ben de altını çiziyorum:Türkiye’yi Türkiye Halkı kurmuştur….Nokta.
Birkaç geceden beri, daha güzel bir ülkede yaşıyoruz. Zira, halkımızın kurduğunu öğrendiğimiz yeni bir ülkede yaşıyoruz.
Ne kadar içi boş konuştuğumuzu ve ne kadar içi boş kelimeler için kavga ettiğimizi anlayın ki,bu kadar içi boş cümlenin kurulmuş ve kurulabilmiş olmasından bile dünyalar bizim olmuş gibi sevinç çığlıkları atıyoruz.
Halbuki,”Nutuk”un kapağını bir kere bile açmış olsak veya İstiklal Savaşımıza ait bir muhabere evrakını okumaya çalışsak… Türkiye’yi kimin kurduğu sorusu hiç sorulmayacak,sorulmayan sorunun da cevabı verilmeyecektir.
Askeri erkanımızın,Cumhuriyetimizin Kurucu Paşalarını anlayabilecek düzeyde bir “münevver” olmaları Cumhuriyetimiz için en büyük teminat olacaktır.
Mesela,Kazım Karabekir Paşa’ya “Türkiye’yi kim kurdu?” diye bir soru sorulabilir miydi? Kazım Karabekir veya Rauf Orbay,böyle bir soruya hiç cevap aramışlar mıdır?
Yine,Çanakkale Şehitler Abidesi’nin yanında,şehit olmuş askerlerimiz için oluşturulmuş olan temsili şehit mezarlarını düzenleyen heyet-i askeriye’nin,Türkiye’yi kimin kurduğu konusunda acaba en küçük bir şüphesi var mıydı?
Lozandaki,”Anasır-ı İslam” tezimiz, 28 şubat mantığına aykırı geldiği için,Nutuk’ta bulunabilecek en boş kelimeye sarılmak…Her şeyi bilenlerimizin neyi ne kadar ve niçin bildiklerini çok güzel izah ediyor.
Türkiye’yi “Türkiye Halkı” kurmuştur; anladık da,biz de halk mıyız,onu anlamadık.
Herkeslere selamlar.
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
ÜŞÜDÜN AMA ÜŞÜTMEDİN BAŞKANIM!...
28/3/2009
Yıllar önce “üşüdüm” demiştin…”Beton çok soğuk” diyordun ama,biz biliyoruz ki,seni üşüten, soğuk beton değil..Senin gibi bir “insan”ı soğuk beton üstüne atanların temsil ettiği “dünya” idi…
“Dünya” demişler… Dünya’yı kötülemek için,ona,”yalan dünya” demişler…Bazıları,daha da ileri giderek “kahpe dünya” demişler…Rahmetli Elmalılı Hamdi Yazır ise,aynı anlam için “dünya hayat” terimini kullanmış…Çünkü,”alçak” olana bir daha “alçak” demek anlamsız gelmiş…Bu yüzden,Kur’an-ı Kerim’deki “Hayat-ud-dünya” deyişini “dünya hayatı” diye değil de “dünya hayat” şeklinde tercüme etmiş…İçinden gelmiş ki, o da “yalan dünya” desin..O da “kahpe dünya” desin…Ama,bakmış ki,zaten “dünya” kelimesi “alçak” anlamına geliyor..O halde “alçak hayat” demek icab edecek…Bu da olmayınca “dünya hayat” diyerek hem “hayat” için hem de “dünya” için en can alıcı tanımı yapmış…”Dünya hayat”
Dünya kelimesi “dünüv”den geliyor…Bir başka deyişle “denaet”den geliyor…Dünya denilmesi,hem tabiatındaki alçaklıktan hem de ahirete yakın oluşundan dolayı…O kadar alçak ki,onun dışında alçaklık yok…Ahirete de o kadar yakın ki, Ahiret için başka durak yok…Son durak…
Dünya’yı “dünya hayat” olmaktan çıkaran tek gerçek, insanın “eşref-i mahlukat” oluşu…Eşref-i Mahlukat olan “insan” “dünya hayat”ı değil de sadece “hayat”ı yaşıyor…Hayatı da “Rıza-i İlahi için” yaşıyor…”Hayat” içinde “Rıza-ı İlahi” varsa,buna “hayat” diyor…Yoksa eğer,buna da “dünya hayat” diyor…
Başkanım!...Sen “hayat”ı yaşadın…Hayatı o kadar dolu yaşadın ki,senin hayatına “dünya hayatı” demek olmaz ve olamaz.…Çünkü,hayatına “dünya”yı hiç bulaştırmadın...Rıza’ya aykırı hiçbir işe parmak kaldırmadın…Rıza’ya uygun hiçbir işte de geri durmadın… Sen, Türkiye’mizde Müslümanlar üstüne terör estirilirken…Birçok bilinen insanın pısıp da “Ben onlardan değilim” diye kendilerini kamufle etmeye kalktıkları bir ortamda “Müslüman” kimliği ile dimdik ayakta duran ve “Müslüman arıyorsanız işte ben buradayım” diye bağıran delikanlı duruşunu “kimlik” yapmış bir insansın…Sen,o günlerde TBMM kürsüsünden, “Ben Müslümanların iktidarını engelleyen bir isimle tarihe geçmek istemiyorum” diyerek, yaşadığın ve yaşamak istediğin hayatı tarif ettiğin gibi “ahiret”deki yerini de tayin ve ilan etmiş bir insansın.
Başkanım!... Şimdi,sen,hiç yaşamadığın bu “dünya hayat”dan giderken,senin için,bizden “helallik” isteyecekler…Başkanım!...Bizim size “helal” edecek hiçbir hakkımız yoktur…Çünkü sen,bizim yerimize üşüdün….Sen,bizim yerimize işkencelere uğradın…Sen bizim yerimize yüreğini yaktın…Sen,bizim yerimize “Muhsin” oldun…Güldüysen bile “Müslüman nasıl güler” öğretmek için güldün….
Başkanım..Sen üşüdün ama hiç üşütmedin…Seninle üşüyenlerimiz de oldu ama “senin yüzünden üşüyen” hiç kimse olmadı…
Başkanım!...Senin adınla ve andınla yüzümüz hep ak olacak…Başımız hep dik olacak….
Başkanım!...Bizim sana helal edecek hiçbir hakkımız yok…
Biliriz ki sen de ettiğin her işi “Hakk” adına yaptın ama hiç birimizden “hak” talep edecek değilsin…”Din Günü”nün Sahibine iman ettiğimiz gibi biliriz bunu…Yine de Başkanım!...Hz.Musa’nın “Görmek istiyorum” demesi gibi isteriz…
Sen..Hakkını helal et de öyle git…Hakkını helal et Başkanım…Hakkını helal et Başkanım…Hakkını helal et Başkanım..
Yüce Allah’ım sana rahmet eylesin…Mekanın cennet olsun…Amin.
Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
SEÇİLEBİLİRLİK İDDİASI NE ANLAMA GELİR?
24/2/2009
“İnsanlar gökte uçtular/Ama yerde öldüler” Sezai Karakoç
“-Beni=Bizi Seçin!” diyor insanlar. Çünkü,kendilerini “Seçilebilir” görüyorlar.
Kendilerini “seçilebilir” olarak görüyorlar ama,acaba “seçilebilir olma”nın ne anlama geldiğini de biliyorlar mı?
Dileriz ki,biliyorlar. Bilmemeleri aleyhlerine delil oluşturmaz,ama,öğrenmemeleri ve öğrenmeye çalışmamaları çok büyük bir afet olur…Hem kendileri için hem de “ses” istedikleri insanlar için.
Şöyle ki:…”İlmihal’i bilmek farzdır.” Kişi, hangi işi yapmaya kalkıyorsa, o işin nasıl yapılacağı konusu o işin ilmihal’i olur. İşini,işin İlmihal’ini bilmeden yapanlar için,Mevlana,meşhur “Balkabağı” hikayesini anlatır ki,aslında,bu hikaye, güncel ve kişisel hayat için geçerlidir…Seçilebilirlik iddiası taşıyan insanlar için,bu hikaye de az gelir.Çünkü,içinde bulundukları hal “kişisel” ve “güncel” hayatla değil,”Emanet” ve “Ehliyet” gerektiren “toplumsal alan” ile ilgilidir.
Kişi,kendi yaşamında “hırsız” olsa,bu hırsızlık onu cezaya müstehak bir günahkar yapar. Hırsızlık Cami’den ve hatta Kabe’den bile yapılmış olsa, hukuken cezaya müstehak bir amel ile sadece “günah” oluşturur.Kişi,cezasını çeker ve yine “din kardeşi”miz olmaya devam eder.Bu kişinin cenazesinde saf tutar ve hocafendi “Hakkınızı helal edin” dediğinde,kendi malımızı çalmış olduğunu bilmiş olsak bile gerekirse “Helal olsun” deriz ve şahitliğimizin makbul olması için de dua ederiz.Çünkü,sonuçta biz de başka bir günahın günahkarı bir kardeşiyizdir…”Günah” biz Müslümanlar içindir. Günahsızlık,insanlar içinde sadece Peygamberler’e mahsustur.
Seçilebilirlik iddiası ile ortaya çıkan insanlarımız,şu andaki niyetlerinin “ak olmadığı” ile de sadece “günah”ın muhatabıdırlar. Yani,diyelim ki,daha şimdiden kötü niyet sahibidirler ve eğer kazanırlarsa millet için değil de kendileri ve yandaşları için çalışacakları konusunda örgütlenmelerini dahi,şimdiden yapmaktadırlar…Teşkilatlı bir şekilde bizi ve insanımızı soymaya geliyorlar…Bu insanlar,bu halleriyle dahi,yine kardeşlerimizdirler.
Ancak..İşte bir “hal” var ki,o halden sonra “kötü niyet” ile atılacak adımlar,sadece “ceza” ve “günah” kavramı ile izah edilmiyor ve bu izaha göre de “kabul” edilmiyor.
Atalarımız,”Vakıf Senetleri”ne şöyle bir ibare yazmışlar…”-Eğer,bu vakıf malına kasden el uzatan olursa,yer yüzünün ve gökyüzünün bütün meleklerinin,gelmiş geçmiş bütün peygamberlerin ve bütün insanların laneti onun üzerine olsun.”
Hiçbir halde,hiçbir Müslüman,bir Müslüman kardeşine lanet okuyamaz.Böyle olmasına rağmen,bu kadar ağır lanet okunmasının sebebi,”emanet” konusu ile ilgilidir…Emanet de “İman” ile ilgili bir konudur. Gerek iman,gerek emanet ve gerekse emniyet kelimelerinin hepsi aynı kelimenin değişik şekilleridir. Kelimenin aslı ise “iman”dır.
Kişi,”iman” ile Müslüman olur ve imansızlık ile de Müslümanlıktan çıkar. Mü’min=Müslüman’ın üç vasfından birisi “Emanet ehli” olmak ve emanete hiyanet etmemektir.Kişisel hayatta,emanet konusundaki tutarsızlıklarımız , imanımız için ağır bir yara oluştursa da sonuçta bizi lanete değil tövbeye müstehak kılar….Buna rağmen,atalarımızın,Vakıf Senetlerine yazdıkları “lanet”in sebebi nedir?
Bu “lanet”in sebebi ne ise “Seçilebilirlik iddiası” ile ortaya çıkan insanların,seçildikten sonra işleyecekleri “hıyanet”in “küfür” oluşturmasının sebebi de odur.
Evet…Seçilebilirlik iddiası ile seçilen insanların “makam sahibi” olduktan sonra,makamları ile ilgili olarak işleyecekleri her türlü suistimal’in hepsi,kişinin iman-küfür dengesi ile ilgili olur.Bu yüzden,tüm adaylarımız,bu konuda ilmihale ait her türlü donanıma sahip olmalıdırlar.Çünkü,ilmihali bilmemek özür teşkil etmez.
Herkeslere selamlar.